gafil avlanmak:
hiç beklenmedik bir sırada yakalanmak, habersiz ve hazırlıksız olduğu sırada zor
duruma düşürülmek."ben gafil avlanacak bir insan değildim ama oldu bir kere."
gaflet basmak: uykusu gelmek."siz konuşurken beni bir gaflet bastı ki hiç
sorma, sizin konuştuklarınızı anladım diyemem."
gam yememek: kaygılanmamak, tasa etmemek, üzülmemek."seni bir kez daha gördüm
ya, bundan böyle gam yemem."
gani gönüllü: cömert, eli bol, vermekten kaçınmayan."gani gönüllü insanlara
artık günümüzde pek rastlanmıyor."
gâvur etmek: boşuna harcamak, işe yaramaz duruma getirmek, yerinde harcamamak."onca
parayı bu eve verip gâvur etti."
gâvur inadı: yok edilemeyen, önüne geçilemeyen, yumuşatılamayan inat."adamın
yine gâvur inadı tuttu, gelmem deyip duruyor."
gazel okumak: 1. gazel söylemek. 2. kandırmak ve oyalamak için boş sözler
söylemek."boşuna gazel okuma, kandıramazsın beni!"
gece kuşu: geceleri gezip dolaşan, bunu huy edinen kimse."bizim oğlan iyice
gece kuşu oldu."
geceyi gündüze katmak: ara vermeden, sürekli çalışmak; büyük çaba göstermek."geceyi
gündüze katıp çalıştık ve bu evi yaptık."
geçer akçe: herkesçe aranılan, beğenilen, değerli (şey)."elimizdeki tek geçer
akçemiz şu arabadır."
geçimini sağlamak: yaşamak için lazım olanı elde etmek."geçimini sağlamak
için derhal her yola başvurdu."
geçmişini karıştırmak: birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek.
geçti bor`un pazarı (sür eşeğini niğde`ye): "iş işten geçti bundan böyle, fırsatı kaçırdın"
anlamında kullanılır.
gel gelelim: "fakat, ama, ancak" ve "ne çare ki.." anlamlarında kullanılır."gel
gelelim onlara, daha teklifimizi kabul etmediler."
gelip çatmak: zamanı gelmek, kaçınılmaz olmak, çok yakında olmak."ödeme gününün
gelip çatacağını hiç düşünmedin mi?"
gel keyfim gel: bir durumdan duyulan memnunluk, işlerin yolunda gitmesi anlatılır.
gel vakit git zaman: aradan epeyce bir vakit geçtikten sonra."gel vakit git
zaman bu ikisi beraberce yaptılar bu evi."
gemi azıya almak: 1. söz dinlemez olmak. 2. at, gemi azıları arasına alıp
etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve kendi istediğince koşmak.
geniş gönüllü: heyecan ve telâş göstermeyen, merak etmeyen, olayları güzel
karşılayan."geniş gönüllü olmak benim için o kadar kolay değil."
geri basmak: geri geri gitmek."heyecanlanınca geri basmaya başladı."
geri çekilmek: 1. kaçmak, bulunduğu yerden arka arkaya doğru gitmek. 2. karıştığı
bir işi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında bulunmaktan vazgeçmek."düşmanın
çokluğu karşısında geri çekilmekten başka çaremiz kalmamıştı."
geri çevirmek: 1. iade etmek, geldiği yere göndermek, kabul etmemek."ona
aldığım hediyeyi rüşvettir diye geri çevirdi."
geri durmamak: bir işe girmekten kaçınmamak, o işe girişmek."ona bu işi yapmaktan
geri durmamasını söyle, sonunda başaracaktır."
geri hizmet: 1. ordunun çeşitli ihtiyaçları hakkında işlerin tamamı. 2.
etkinliği ikinci dereceden sayılan, kolay görev."senin bu savaşta, geri hizmette
bulunacağını söylediler bana."
geri kafalı: yenilikleri kabul etmeyen, bağnaz, kafası hurafelerle dolu.
gıcık tutmak: bir müddet boğaz gıcıklanmasına yakalanmak, konuşamamak."gıcık
tuttuğu için konuşmasını yarıda kesmek zorunda kaldı."
gıcık vermek: 1. birini kızdırıp sinirlendirmek. 2. boğazı yakıp kaşındırarak
öksürmeye yol açmak."gıcık veren bu tatlıyı yiyemiyorum."
gık dememek: hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı çıkmamak."bütün hepsi
üzerine yürüdü ama o gık demedi."
gına gelmek: usanmak, bıkmak."bu işten gına geldi bundan böyle."
gırla gitmek: 1. bol bol ortaya dökülüp harcanmak. 2. uzun sürmek.
gırtlağına kadar borca girmek: pek çok, ödenmesi zor olacak biçimde borçlanmak."nasıl
gülerim, gırtlağıma kadar borca girdim."
gırtlak gırtlağa gelmek: kıyasıya dövüşmek ya da dövecek hâle gelmek."komşumla
gırtlak gırtlağa gelecektik az kalsın."
gidiş o gidiş: "gitti ve kendisinden bir daha haber alınamadı" anlamında
kullanılır.
göbeği çatlamak: pekçok zorlukları yenmek için çok uğraşmak, pek çok çaba
sarf etmek."onu razı edeceğim diye göbeğim çatladı."
göbek adı: yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad."senin göbek adın
nedir?"
göğsü kabarmak: iftihar etmek, övünç duymak."senin başarılarınla göğsüm kabarıyor
oğlum."
göğüs geçirmek: üzüntülü bir biçimde soluk almak, içini çekmek."eski hatıraları
gözünde canlanınca derin derin göğüs geçirdi."
göğüs germek: bir zorluğa dayanmak, karşı koymak."bu güne pekçok zorluklara
göğüs gererek geldik."
göklere çıkarmak: aşırı ölçüde övmek."adamı bu basit iş için göklere çıkartıp
şımarttıkça şımarttılar."
gökten zembille mi indi?: "ona niçin ayrıcalık gösteriliyor?", "onun ne özelliği
var ki ona özel imkânlar tanınıyor?" anlamında kullanılır.
gölge düşürmek: bir şeyin önemini ve değerini azaltacak, ününü düşürecek
işler yapmak.
gölge etmek: 1. ışığa engel olmak. 2. bir işin yapılmasına engel olmaya çalışmak."gölge
etme de şu işi vaktinde yapayım."
gölgesinden korkmak: çok korkak olmak, en basit işlere bile girmekten korkar
olmak."gölgesinden korkan adamlarla hiçbir işe girilmez."
gönlü bol: yeterli imkânlardan mahrum olmasına karşın eli açık davranan,
cömert.
gönlü kalmak: 1. gücenmek. 2. istediği hâlde elde edemediği şey üstünde
isteği devam etmek."gönlüm o vitrindeki elbisede kaldı."
gönlü kara: başkaları ile ilgili kötü düşünen, onların iyiliğini istemeyen.
gönülden geçirmek: bir şeyi yapmayı düşünmek, olmasını istemek, o şeyi düşünür
olmak."ben de o işi yapmayı gönlümden geçirmiştim."
gönlünden kopmak: birine iyilik yapma ya da bir şeyi verme isteği, içerisinde
aniden doğuvermek."gönlünden kopanı vermek kadar hoş bir şey olamaz."
gönlüne göre: isteğine ideal olarak, dilediğine göre."allah gönlüne göre
verir inşallah."
gönlü tok: fazla para ve mal istemeyen, zorunlu gereksinimi kadarı ile yetinen,
imkânları az da olsa bunu hissettirmeyen, bu taktirde dahi cömert olan."onun kadar
gönlü tok bir adam görmedim."
gönül almak: 1. sevindirmek, hoşnut ettirmek. 2. kırılan, gücenen bir kimseyi
güzel söz ve davranışlarla tekrardan hoşnut etmek."daha fazla uzatmadan o çocukların
gönlünü almalısın."
gönülden çıkarmak: anmaz ve sevmez olmak."onu gönlünden çıkarmışsın anlaşılan."
gönül eri: açık yürekli, güvenilir, hoşgörüsü geniş, ehli dil (kimse)."o
ihtiyar adam tam bir gönül eriydi."
gönül kırmak (yıkmak): birini çok üzecek, gücendirecek davranışta bulunmak."gönül
kırmakta üzerine yoktur onun."
gönüllü gönülsüz: pek de istekli olmayarak.
gönül okşamak: birini güzel bir davranış ve sözle sevindirmek."gönlünü okşamak
mı istiyorsun, bir gül uzat ona."
gönül yapmak: hoşa giden davranışlarla veya sözle birinin kırgınlığını gidermek.
görüş açısı: bir soruna yaklaşma, onu ele alma şekli."dar bir görüş açısı
ile problemler çözümlenemez."
gövde gösterisi: belli bir amaç için güçlerini birleştiren kalabalıkların
yaptıkları gösteri."...partisi büyük bir gövde gösterisi yaptı."
göz açamamak: işlerinin yoğun oluşu sebebiyle başka bir şeyle ilgilenme imkânı
bulamamak."şu büronun işleri yüzünden göz açamıyorum."
göz açıp kapayıncaya kadar: çok çabuk, kısa bir zamanda."o işi göz açıp kapayıncaya
kadar yaparız."
göz açtırmamak: basınç altında bulundurarak başka bir şeyle uğraşmasına fırsat
vermemek."çalışan işçilere hiç göz açtırmadı."
göz alıcı: alımlı; biçimi, rengi ve güzelliği ile dikkat alımlı."oldukça göz
alıcı bir elbise."
göz atmak: kısaca, dikkatli değil de şu şekilde bir bakıvermek; üstünde fazla
durmadan elden geçirmek."kütüphaneye şu şekilde bir göz atıp gitti."
göz boyamak: gösterişle aldatmak, bir şeyi iyi gibi göstermek, kandırmak,
yanıltmak.
göz bebeği: pek değerli, sevgili, çok önem verilen (kimse)."babam benim göz
bebeğimdir."
gözdağı vermek: korkutmak, tehdit etmek, istediğini yaptırmak için yıldırmak."ona
öyle bir gözdağı verin ki bir daha buralara ayak basmasın!"
gözden çıkarmak: bir malın elinden çıkmasına katlanmak, bir şeyden vazgeçmek
ve yokluğuna razı olmak."evi ister istemez gözden çıkardılar."
gözden düşmek: kendisine daha önce duyulan sevgi ve ilgiyi kaybetmek."eskisi
gibi top oynayamayan ali bir senede gözden düştü."
gözden geçirmek: 1. okumak. 2. durumu incelemek. 3. meziyetini anlamak için
bir şeyin her yanına bakmak."yapılan işleri gözden geçirdiniz mi?"
gözden kaybolmak: ortadan çekilmek, görünmez olmak."adam bir miktar önce buradaydı
ama gözden kayboldu."
gözden ırak olan gönülden de ırak olur: "ayrı düşenlerin arasındaki sevgi
de vakit geçtikçe azalır" anlamında kullanılır.
gözden kaçmak: farkına varılmamak, ortadan çekilmek, görülmemek."nasıl oldu
da gözden kaçırdık onu."
gözde tütmek: çok özlemek, hasret çekmek."yıllardan beri gözümde tüten köyüme
yarın kavuşuyorum!"
göz dikmek: bir şeyi ele geçirmek isteğinde olmak."komşusunun tarlasına göz
dikti."
göz doldurmak: hâli, tavrı ve görünüşü ile beklenenden çok etkilemek."vitrine
konan elbiseler göz dolduruyor."
göze almak: bir iş nedeniyle karşılaşabileceği her türlü zararı ve tehlikeyi
önceden kabullenmek."vatan için kim ölümü göze almaz ki?"
göze batmak: 1. başkalarını aşırı söz ve davranışlarıyla tedirgin etmek.
2. kıskançlığa, çekememezliğe yol açmak."her davranışınla gözüme batıyorsun. kendine
bir çeki düzen ver."
göze çarpmak: görünüşü ile dikkati üstüne çekmek."o uzun boyuyla derhal göze
çarpıyordu."
göze girmek: kabiliyetleri ve davranışları ile etrafında, bulunduğu yerde
sevgi ve güven kazanmak."kısa zamanda göze girmeyi başardı."
göze göz, dişe diş: misilleme; tıpkı şekilde kötülük yapıp öç alma, kötülüğü
yapandan acısını çıkarma."düşmanla bundan böyle göze göz, dişe diş mücadele edilecektir."
göz gezdirmek: 1. derinlemesine incelemeden okumak. 2. bir şeyi, bir yeri
pek fazla dikkat etmeden hızlıca incelemek."raftaki mallara şu şekilde bir göz gezdirip
çıkalım."
göz göre göre: apaçık biçimde, herkesin gözü önünde."göz göre göre yaktılar
zavallının evini."
göz gözü görmemek: dumandan, karanlıktan ya da yoğun tozdan hiçbir şey görülmez
olmak."sokağa çıkmıştık, ancak sisten göz gözü görmüyordu."
göz hakkı: görülüp de imrenilen yiyeceklerden görenlere çıkarılan pay, imrenmelerini
yok edecek ufak parça."çocukların göz hakkını ayırmayı da sakın unutmayın."
göz hapsine almak: gözetlemek, bir şeyin üstünden bakışlarını ayırmamak,
birinin hiçbir davranışını gözden kaçırmamak."askerler, kaçak mahkûmun sığındığı
evi bir saat kadar göz hapsine aldılar."
göz kamaştırmak: 1. hayran bırakmak. 2. kuvvetli, parlak bir ışığın kısa bir
zaman için görüşü bulandırması, bakılan yeri görmez etmesi."kapıdan çıkar çıkmaz
göz kamaştıran bir ışığın etkisine girip donakaldılar."
göz kararı: gözle oranlanarak belirtilen miktar, gözle yapılan ölçme ya da
oranlama."kumaşı göz kararı ölçüp verdi."
göz kesilmek: tüm dikkatiyle bakmak."yoldan geçen adama göz kesildi."
göz kırpmadan: 1. hiç duraksayıp çekinmeden. 2. acımadan, merhamet etmeden."çocukları
göz kırpmadan kurşuna dizdiler."
göz kırpmak: karşısındakine göz kapağını açıp kapatarak işaret vermek, bu
şekilde meramını anlatmaya çalışmak; bir şeyi onayladığını ya da doğru olmadığını
gözünü açıp kapayarak belirtmek."kalabalık içerisinde birbirlerine göz kırparak gülümsediler."
göz kırpmamak: 1. hiç uyumamak. 2. tehlikeye aldırmamak."bu gece hiç göz kırpmadım,
hep seni düşündüm."
göz kulak olmak: 1. korumak, bakmak, gözetmek. 2. görme ve işitme yoluyla
öğrenmeye çalışmak."yolda ona göz kulak ol da başına bir şey gelmesin."
gözleri bulutlanmak: gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.
gözleri dolmak: ağlayacak gibi olmak, göz pınarlarına yaş yürümek."hiç beklemediği
bir anda beni karşısında görünce gözleri dolu dolu oldu."
gözleri fal taşı gibi açılmak: hayret, şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle
gözleri iri iri açılmış olmak.
gözleri fıldır fıldır etmek: gözleri zekice, çabuk çabuk dönerek her tarafa
bakmak.
gözleri kan çanağına dönmek: uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da bir şeyin
kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.
gözleri kapanmak: 1. çok uykusu gelmiş olmak. 2. ölmek."yemeği yer yemez
gözleri kapandı, horlamaya başladı."
gözlerine inanmamak: hiç beklemediği bir anda bir şeyi görüp çok şaşırmak,
bu sebeple gördüğünün gerçek olduğuna inanmamak."gözlerime inanamıyorum, sen misin
ahmet?"
gözlerini (gözünü) kan bürümek: çok öfkeli, kinli olmak; her kötülüğü yapacak
hâle gelmek."bir adamın gözlerini kan bürümesin, ondan her türlü belâ beklenebilir."
gözlerinin içi gülmek: çok sevindiğini gözlerinden ve yüzünden belli etmek."sınıfını
geçtiğini öğrenen halim`in gözlerinin içi gülüyordu."
gözleri yaşarmak: üzücü ve duygulandırıcı bir durum karşısında gözlerinden
yaş gelmek."gurbetteki oğlundan gelen mektup eline tutuşturulunca gözleri yaşardı."
gözleri yollarda kalmak: özlemle beklemek.
göz nuru dökmek: göz emeği harcamak; gözün dikkatini, elin emeğini gerektiren
ince bir iş yapmak ve işte uzun müddet çalışmak."onca göz nuru döktüğü el işleri ürünleri
çok ucuza satılınca kahroldu."
göz önünde tutmak (bulundurmak): dikkate almak. gelişi hoş bir durumun nasıl
bir sonuca yol açacağını hesaba katmak."yola çıkıyorsunuz ama yağmuru da göz önünde
tutun."
göz ucuyla bakmak: belli etmemeye çalışarak, başını çevirmeden göz kenarı
ile yandan bakmak."yabancı askerlere göz ucuyla bakmaya başladı."
gözü aç: aç gözlü, doymak bilmeyen, gerektiğinden fazlasını isteyen."gözü
aç insanlar topluma huzur vermezler."
gözü açık: uyanık, kurnaz, çıkarlarını iyi kollayan, becerikli, zeki."senin
çocuk gözü açık birisi olacak galiba."
gözü açık gitmek: çok istediği şeylere kavuşamadan ölmek."halam `gurbete
giden oğluma kavuşamadan ölürsem gözüm açık gider` dedi."
gözü açılmak: yararlıyı yararsızı, iyiyi kötüyü ayırt edebilir duruma gelmek."yaşı
büyüdükçe gözü de açılmaya başladı."
gözü arkada kalmak: kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı şey veya kimse ile
ilgili tedirginliği sürmek, merak etmek."köyden ayrılıyordu ama gözü de arkada kalmıştı."
gözü bağlı: 1. sorup soruşturmadan, anlayıp anlamadan. 2. gafil, etrafında
olup bitenlerin farkında olmayan."hiçbir vakit gözü bağlı biri olmanı istemem senin."
gözü dalmak: gözlerini bir noktaya dikerek dalgın dalgın bakmak."zavallı
ihtiyar bir noktaya gözü dalmış öylece duruyordu."
gözü doymak: çok istenen bir şeye kavuşup, bundan böyle istemez duruma gelmek."sanırım
şimdi gözün doymuştur, daha istemezsin bundan böyle."
gözü gibi sakınmak (esirgemek): bir şeye aşırı derecede ilgi duymak, onu
koruyup gözetmek, dikkatle muhafaza etmek."çocuğunu gözü gibi sakınıyordu kadıncağız."
gözü hiçbir şey görmemek: heyecana, öfkeye ya da önem verdiği bir işe kapılıp
başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek."kendinden öylesine geçmişti ki gözü
hiçbir şeyi görmez olmuştu."
gözü ısırmak: bir kimseyi sanki tanır gibi olmak.
gözü ilişmek: istemeden, birdenbire, rastgele görmek.
gözü kesmek: bir işi yapabilme konusunda başkalarına ve kendisine güvenmek."onca
işi yapmaya gözün kesiyor mu?"
gözü kara (veya pek): cesur, atak, korkusuz, tehlikeli işlere tereddüt etmeden
girebilen."o gözü kara bir insandı."
gözü korkmak: daha önce başından geçen kötü bir denemeden sonra, birinden
veya bir şeyden zarar gelebileceği endişesine kapılmak ve o işi yapmaktan çekinmek.
gözünde büyümek: olduğundan fazla büyük ya da güç görünmek."onca yolu nasıl
yürüyeceğim, gittikçe gözümde büyüyor."
gözünde büyütmek: bir şeyi, olayı, kimseyi veya işi abartmak.
gözlerinden uyku akmak: çok uykusu geldiği için göz kapakları kapanır gibi
olmak."çocukcağızın gözlerinden uyku akıyor, şunu yatağına yatırın."
gözüne bakmak: 1. verilen emri yapmak üzere işaret beklemek, sinyali verecek
kimseyi gözlemek. 2. gerektiğinden fazla dikkat göstermek, koruyup gözetmek."üç
kuruş para verecek diye adamın gözünün içerisine bakıyor, ne derse yapıyoruz, daha ne
istiyor bizden."
gözüne klasöre dursun: nankörlük eden kimseye karşı söylenen ilenme sözü.
" allah, bu nankörlüğünün cezasını versin." anlamında kullanılır.
gözüne girmek: birinin sevgi ve ilgisini kazanmak.
gözüne sokmak: 1. görmek istemediği bir şeyi zorla göstermek. 2. bir çaba
sonucu, bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak."kalemi gözüne sokarcasına uzattı."
gözüne uyku girmemek: uykusuz kalmak, hiç uyumamak."gözüme uyku girmedi bu
gece."
gözünü açmak: 1. uyanık, dikkatli olmak. 2. birisine bilgiler vererek görüşünü
genişletmek."gözünü aç, işini kimseye kaptırma."
gözünü ayırmamak: bir şeye sürekli bakmaktan kendini alamamak."devamlı yola
bakıyor, gözünü ayıramıyordu."
gözünü çıkarmak: zarara uğratmak, bir işi kötü şekilde yapmak, iyi yerine
kötüyü tercih etmek."öyle bir taş attı ki az kalsın kuzunun gözünü çıkaracaktı."
gözünü daldan budaktan esirgememek (veya sakınmamak): tehlikeli işlere girişmekten
çekinmemek."sen ki gençliğinde gözünü daldan budaktan sakınmazdın, ne oldu sana
böyle?"
gözünü dört açmak: bir hileye düşmemek, aldanmamak için çok dikkatli olmak."gözünü
dört aç da kuru odun yerine yaş odun koymasınlar."
gözünü kan bürümek: birisini öldürecek kadar öfkelenmek."katillerin gözünü
kan bürümüştü, önlerine çıkanı öldürüyorlardı."
gözünü kapamak: 1. görmezlikten gelmek, yapışına ses çıkarmamak. 2. ölmek."dedem
gözünü kapayınca o koca aile birdenbire dağılıvermiş."
gözünü korkutmak: yıldırmak, karşı duramaz hâle getirmek."ilk işi, adamlarıyla
kasaba halkının gözünü korkutmak oldu."
gözünün önünden gitmemek: unutamamak, her an görür gibi olmak."gözümün önünden
gitmiyor onun hayâli."
gözünün yaşına bakmamak: hiç acımamak, merhamet etmemek."gözünün yaşına bakmadan
hapse attılar adamı."
gözü pek (kara): korkusuz, atılgan, cesur, tehlikelere aldırmayan."gözü pek
insanlardan korkulmaz, çünkü onlar kartlarını açık oynarlar."
gözü sulu: en ufak sevinç ya da üzüntü karşısında derhal ağlayıveren, gözyaşlarını
tutamayan."senin kız da amma gözü sulu biriymiş."
gözü tok: elinde imkânlar olsun olmasın, mal-mülk veya paraya düşkün olmayan,
cömert."o mu? gözü tok bir insandır, inanın."
gözü tutmak: güvenmek, hoşlanmak."o adamı gözüm tuttu benim."
gözü üstünde olmak: bir şeye, bir kimseye sıkça bakarak ne taktirde olduğunu
kontrol etmek, bu nedenle kötü bir sonuca meydan vermemeye çalışmak."gözünüz üstünde
olsun, sürekli izleyin onu."
gözü yılmak: daha önce denediği için o durumla karşılaşmaktan korkmak, o
işe girişmekten çekinmek."sebzecilik işinden gözüm yıldı, bir daha bu işe girişeceğimi
sanmıyorum."
gözü yükseklerde olmak: hâlen bulunduğu durumdan daha yüksek bir duruma ya
da mevkiye çıkmak istemek, böyle bir hedefi gütmek."bundan böyle ufak şeylerle yetinme,
gözün yükseklerde olsun daima."
göz yummak: kabahatlerini, kusurlarını güzel karşılamak, görmezlikten gelmek,
bağışlamak."sana bu yaşa gelinceye kadar göz yumdum, ama bundan böyle yeter."
göz yummamak: 1. güzel görmemek, bağışlamamak. 2. hiç uyumamak."sabaha kadar
gözlerimi yummadım."
gururunu okşamak: bir kimseyi yüzüne karşı överek, becerilerini söyleyerek duygulandırmak.
gücüne gitmek: bir söz, bir davranış bir kimsenin onuruna dokunmak, o kimseye
ağır gelmek."doğrusu onun bu sözleri gücüme gitti, çünkü hak etmedim o sözleri."
güllük gülistanlık: problemleri bulunmayan; neşe, bolluk ve huzur içerisinde olan
yer."ne vakit güllük gülistanlık içerisinde olacağız acaba?"
gülmekten kırılmak: aşırı ölçüde gülmek, çok gülmekten halsiz düşmek."ne
matrak adamdı, hareketlerine gülmekten kırıldık hepimiz."
gülüp geçmek: bir durumu umursamamak, aldırış etmemek, gülünç bulup üstünde
durmamak."gülüp geçilecek bir iş sanmayın sakın, ciddi durun üstünde."
günaha girmek: dini bakımdan suç sayılacak bir iş yapmak ya da söz söylemek."sebepsiz
yere adam öldürmek, günaha girmek demektir."
günaha sokmak: günah işlemesine yol açmak, dinin buyrukları dışına çıkmasına
zemin hazırlamak."kes sesini de bizi günaha sokma."
günahını vermez: "çok cimri, eli sıkı, hasis" kimselerin durumunu anlatmak
için kullanılır.
günah işlemek: dince suç sayılan bir iş yapmak."yetimlerin malını yiyerek
günah işleyenlerden kesinlikle hesap sorulacaktır."
gün almak: 1. bir iş yapmak için ilgili kişiden gün ayırmasını; belirli bir
tarih tespit etmesini istemek, randevu almak. 2. yaşını bitirip daha sonraki yılın
bir ya da birkaç gününü almak."doktordan gün almayı unutmamışsındır umarım."
gün batmak: güneş batmak."gün batmadan yola çıkmalıyız."
güneş almak: bir yere güneş ışığı ulaşmak."evin bir odası güneş almıyor."
gün görmek: bolluk, mutluluk, esenlik içerisinde huzurlu günler geçirmek."kaygılanma
evlâdım, daha çok günler göreceksin inşallah."
gün görmüş: başından nice işler geçmiş, tecrübeli, görüp geçirmiş, çok yaşamış."gün
görmüş insanlarla konuşmaktan zevk alırım."
gün ışığına çıkmak: aydınlanmak, açıklığa kavuşmak, anlaşılır olmak."işlediği
tüm suçlar yakında gün ışığına çıkacaktır."
günleri sayılı olmak: 1. içerisinde olunan günlerde ölecek olmak. 2. bulunduğu
yerde kalmak için birkaç günü kalmak."doktorlara bakılırsa anneannemin günleri sayılıymış."
günü birliğine: sabah gidip akşam dönmek üzere."size günü birliğine konuk
olmak istiyoruz."
günün adamı: 1. vaktin gereğine göre tutum ve yön değiştiren, çıkarını gözeten
kimse. 2. kendisinden o günlerde çok söz edilen.
gününü doldurmak: bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken vakti tamamlamak."gününü
doldurur doldurmaz senetleri avukata verin."
gününü gün etmek: eline geçen imkânları değerlendirmek, hiçbir şeyi dert
edinmeyip güzelce zaman geçirmek."gününü gün eden yöneticilerden kurtulacağımız günler
yakındır."
gürültüye (patırtıya) pabuç bırakmamak: korkutmalara, tehditlere aldırış
etmeyip dilediği gibi davranmak."öyle her gürültüye pabuç bırakacak bir adam mı
sanıyorlar beni?"
güven beslemek: bir kimseye, bir şeye güven duymak, inanmak, itimat etmek."o
adama güven beslediğiniz için pişman olmayacaksınız."
güvendiği dağlara kar yağmak: güvendiği kimselerden yardım alamamak, güvendiği
bir şeyin işe yaramadığı anlaşılmak."çok umutlusun, inşallah güvendiğin dağlara
kar yağmaz."
güven kazanmak: söz, davranış ve yaptığı işlerle çevresindekileri kendisine
inandırmak."insan, önce güven kazanmalıdır."
güven vermek: kendisinin güvenilir bir kişi olduğu, kendisine itimat edilebileceği
duygusunu uyandırmak."oldukça güven veren birisin."